mehmet

felsefeodevim

platon

    PLATONUN BİLGİ ANLAYIŞI

Platon’un, bilgi konusunda iki temel sorusu vardır. Bunlardan biri insanın nasıl bildiği, diğeri de bilgi türlerinin neler olduğudur.
Platon, Menon’da temel olarak, erdem öğretilebilir mi, yoksa erdemli yaşamakla mı elde edilir sorusunu tartışır. Diyalogda, bilgiyle ilgili söylediklerini de bu çerçevede dile getirip öğrenmenin belirsiz anımsayış olduğunu belirtir. Bu, “nasıl biliyoruz?” sorusunun da yanıtıdır.
Platon “nasıl biliyoruz?” sorusuna bir söyleni anlatarak yanıt verir. Ölmez ruh, pek çok kez doğmuştur. Bunun için gerek yeryüzünde gerekse Hades’te her şeyi görmüş, öğrenmediği bir şey kalmamıştır. Doğanın her yanı birbirine bağlı olduğu için, ruh da her şeyi öğrenmiş olduğundan, insan bir tek şeyi hatırlamakla bütün öteki şeyleri bulur. Öğrenme denen şey budur. Araştırma ile öğrenme belirsiz anımsamadan başka bir şey değildir
Platon benzer bir şeyi Phaidon’da da dile getirir. Sokrates’in konuştuğu kişilerden biri olan Kebes, Sokrates’in söylediklerini, “öğrenmenin anımsamaktan başka bir şey olmadığını söylemiştin… bütün insanlar iyice sorguya çekildiklerinde, her şey hakkında hakikati kendiliklerinden bulurlar, kendilerinde birtakım bilgiler ile konuyu uygun bir biçimde kavrama olmayaydı bunu yapamazlardı” diyerek yineler. Sokrates, öğrenmenin anımsamaktan başka bir şey olmadığından kuşku duyan Simmias’a, bunun böyle olduğunu, dünyaya gelmeden önce insanın ‘eşitlik’, ‘büyüklük’, ‘küçüklük’, ‘güzellik’, ‘iyilik’ gibi her şeyi bildiğini söyler. Aynı kitabın 76 a’sında kesin yargısını verir: öğrenme anımsamadır.
Menon diyaloğunda öğrenme anımsamadır diyen Sokrates’e Menon, bunun nasıl olduğunu sorar. Sokrates te bunun nasıl olduğunu göstermek için, Menon’dan bir kölesini çağırmasını isteyerek ona bir geometri sorusu sorar. Sonra da uygun sorular sorarak ona bu soruyu çözdürür  Platon, ideaların bilgisi olan epistemeden başka şeye bilgi demez, (çünkü Platon’a göre bilgi ne algıdır ne doğru sanıdır ne de kanıta dayanan doğru sanıdır ayrıca epistemenin yanlış olabileceğini de kabul etmez. Dolayısıyla da Platon’da bilginin ne olduğunu soruşturmak epistemenin ne olduğunu soruştur-makla aynı şeydir. Theaitetos diyaloğunda Platon, epistemenin ne olabileceğine dair üç sav ileri sürüp bunları sınar. Savlardan birincisi epistemenin algı olduğu, ikincisi doğru sanı olduğu, üçüncüsü de temellendirilmiş doğru sanı olduğudur. Platon, Devlet’te, kuracağı devletin başındaki kralların ya da önderlerin filozof olması gerektiğini söyledikten sonra –çünkü böylelikle akıl gücüyle devletin gücü birleşecek, bu da devletlerin refahını sağlayacaktır– filozofun nasıl biri olduğunu tartışır Filozof doğruyu görmesini seven kişidir.
Platon, buradan da bilgi konusunu tartışmaya girişip bilgi türlerine, bunların hak-kında olduğu nesnelerin neler olduğuna bakar. Bilgi türlerini de hakkında oldukları nesnelere göre ayırır.
Bu işi yapmaya, ortasından kesilmiş bir çizgi düşünülsün diyerek başlar. Bu iki parçadan biri görülen nesnelerin, diğeri kavranan nesnelerin oluşturduğu yan olsun. Bu parçaların da her biri yine ikiye bölünsün. Nesnelerin aydınlık ile karanlık dere-celerine göre görülen yanda bir parça elde edilecektir: Yansılar parçası. Platon yansıdan ne anladığını da belirtir: Yansı, önce gölgeler, sonra suda ya da parlak yüzeyde görülen şekiller; bir de bunlara benzer bütün görüntülerdir. Sonra, bir tara-fına yansılar denen çizginin öbür yanına canlı varlıklar, bitkiler, insanın yaptığı nesneler konsun. Böylelikle Platon görünen yanı sahte ile asıl olmak üzere iki yana ayırmıştır
Kavranan nesnelerin oluşturduğu yan da bir çizgiyle ikiye bölünür. Çizginin ilk parçasında, az önceki parçaya asılları konmuş nesnelerin imgeleri vardır. Ruh bu imgeleri kullandığı için araştırmalarına varsayımlardan gider; ilkeye değil sonuca götüren bir yola girer. Böylelikle bilimlerin bilgisi elde edilir.
İmgeler denen yanın diğer yanında aklın, kendiliğinden, diyalektikle kavradığı şeyler idealar vardır. Burada ruh yansılara başvurmadan, varsayımdan ilkeye gider; araştırmalarını yalnızca ilkelerle yapar. Burada akıl varsayımları birer ilke olarak değil, sadece varsayım olarak ele alır. İlkeye yükselince de, ondan çıkan bütün sonuçlara dayanarak varacağı son yere varır. Bu arada görülen, duyulan hiç-bir şeye başvurmaz. İdealar, kavranır görünmez Kavramdan kavrama geçip sonra yine bir kavrama varır.Böylelikle ideaların bilgisi (episteme) elde edilir. Diyalektikle elde edilen ideaların bilgisi ilkinden daha açıktır.
Böylelikle Platon bilme konusu olan nesneleri iki öbeğe ayırır. Öbeklerden birini fizik nesneler ile bu nesnelerin yansıları oluşturur. Bu nesnelerin ayırıcı özelliği şu ya da bu biçimde duyulara verilir olmalarıdır. Diğer öbeği de görülmeyen ama düşünülen, kavranan nesneler oluşturur. Görülür olmak oluş ile yokoluşa bağlı olmak demeye geldiğinden de, bunlar hakkındaki bilgi değişmez –kesin– olamaz. Dolayısıyla da, oluş/yokoluş çemberi dışına çıktığı için düşünülenler hakkında kesin bilgi ortaya koymak olanaklı olur.
Diyalektik tek tek şeylerin özünü gösteren; bununla her şeyde iyi ideasını şeçmeyi, her şeyi yoklaya yoklaya gitmeyi, bu yoklamayı da kanılara dayanarak değil, öze dayanarak yapmayı, bütün bunları da yıkılmayacak biçimde temelendirmeyi, varsayımları aşarak esas olana varmayı sağlayan, bütünü görebilmeyi sağlayan bir bilme, epistemeye ulaşma yoludur.
Diyalektik bir yandan bir şeyin özünün ne olduğunu –tek şeyde ideayı– görmeyi sağlayan, diğer yandan varolanı bir bütün olarak görmeyi, bütünü oluşturanlar ara-sındaki ilgiyi görmeyi sağlayan şeydir .
Geometri ile buna benzer bilimlerin bilgisi kavrama (düşünceyle görme) değil gidimli düşünme bilgisidir; Platon da gidimli düşünmenin bilgisini sanı ile bilgi arasında bir yere yerleştirir.
Bu dörtlü ayrımın her birinin bilme türü sondan başlanarak dile getirilirse, kavrama ya da düşünceyle görme, gidimli düşünme,inanç  tasarımdır. Son iki bilme türünden inancın bilgi türü doğru sanı, tasarımınki de duyumların sağladığı sanıdır.
İmdi, Platon insanı duyan yanı ile düşünen yanı olan bir varlık diye görmekle, bilgiye konu olan varlığı da ikiye ayırmış olur. Ona kalırsa varlık ya duyulara verilir bir varlıktır ya da duyulara verili olması sözkonusu olamayacak bir varlıktır. Bu iki varlık türü arasında bilgi bakımından bir ilişki olup olmadığı sorusuna verilecek yanıt da ayrımın kendisinde ortaya çıkmaktadır. Yukarda anlatılanlarıkısaca yinelemek gerekirse Platon duyulur varlıkları, görünen taklit şeyler ile duyulur asıl şeyler olmak üzere ikiye ayırır. Gözle görülmez, duyulara verili olmayan varlıkları da ikiye ayırır. Bu varlıklardan biri asıl görülen şeylerin imgeleridir; diğeri de idealar. Duyulur asıl şeyler ile asıl görülen şeylerin imgeleri, duyulur olandan düşünülür olana geçişi, bu iki ayrı varlık alanı arasındaki bağı sağlayan şeydir. Platon Devlet’in 510c’si ile 5111d’sinde şunları söyler: Bu bilimlerle uğraşanlar görünen şekilleri ele alıp bunlar hakkında akıl yürütürken asıl düşündükleri bu şekiller değil, bunların benzediği başka şekillerdir. Soyut dörtgenler, soyut üçgenlerdir, kendi çizdikleri şekiller değil. 
Bu varlık öbeğine giren ilk üç varlık çeşidi bilinme bakımından birbirine bağlı bir zincirin halkaları gibidir. İdealarsa duyulur olanla ilgileri olmayan doğrudan bilinen şeyler diye görülür. İnsanın hayvanlarla ortak yanını oluşturan duyan yan doğa vergisidir. İnsanın varlığı duyan bu yanının, yani bedenin hakikati kavraması olanaksızdır. Duyuların insana sağladığı izlenimlerde bilgi yoktur. İnsan ancak bu izlenimler hakkında dü-şünmeye başladığında bilgi elde edebilir. Bu yanla epistemeye ulaşı-lamaz. Episteme ancak düşünen yanın, zamanla, uzun bir eğitimin (diyalektiğin) sonucu olan yanın erişebileceği bir şeydir. Platon yukarda anlattığı aşamaları kişinin eğitimli olup olmamasına nasıl yansıdığını mağara benzetmesiyle anlatır. Mağara benzetmesinde diyalektik yürüyüşün dört adımı, Platon’daki dört bilme türüne işaret eder. Yalnızca karşılarındaki duvarı görecek biçimde elleri kolları, boyunları bağlı insanlar duvara yansıyan nesneleri, gölgeleri gerçek diye kabul ederler. Günün birinde bunlardan birinin boynundaki ip çözülür, geri dönüp bakarsa ateşin saçtığı ışık gözlerini kamaştırır; bu kişi artık duvardaki gölgeleri seçemez olur. Bunların gerçek nesnelerin gölgeleri olduğunu anlayabilmesi için gözlerinin alışması gerekir. Elleri kolları çözülüp mağaranın dışına çıkarıldığında da, buradakileri görebilmesi için yine gözlerinin güneşe alışması gerekir. Gözleri güneşe alışınca önce insanların, başka şeylerin sudaki yansılarını görür; sonra da kendilerini. Daha sonra da gök cisimlerini, ayı, yıldızları görür. En sonunda da güneşi görüp, onun her şeyin kaynağı olduğunu anlar. Bütün yanılgılarından kurtulur.
Bugün 1 ziyaretçi (1 klik) kişi burdaydı!